CeReN 的个人资料Ya Ümitler de biterse?照片日志列表更多 工具 帮助

日志


    9月18日

    Bu mübarek Ramazan bayramında, kâinatın yaratıcısı ve âlemlerin Rabbi affedici ve çok bağışlayıcı Allah Bütün dualarınızı kabul etsin ve âlemleri af etsin bizleri de âlemlere katsın inşallah Bayramınız hayırlı ve mübarek olsun gönül dostlarım slm.alykm .

    http://img225.imageshack.us/img225/8919/seker2et5.jpg

    http://www.chinadaily.com.cn/photo/2007-01/18/xin_490104180918152984034.jpg

    Öyle insanlar vardır ki; yemezler içmezler eşlerine yaklaşmazlar akşam olup iftar ettikleri zaman işte bizim bayramımız budur derler..

    Öyle insanlar vardır ki; yemezler içmezler eşlerine yaklaşmazlar Ey Rabbimiz eğer bizden bu oruçlarımızı kabul edersen işte bizim bayramımız budur derler.

    Öyle insanlar vardır ki; yemezler içmezler eşlerine yaklaşmazlar Rableri tarafından da oruçlarının kabul edileceğini ümit ederek Ey Rabbimiz eğer bizleri cennetlerinde cemalinle şereflendirirsen bizim gerçek  bayramımız oldur derler..

     

    Dünyada milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşarken ve ölürken dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanlar kadın çocuk yaşlı ayırt etmeksizin katledilirken zülüm görürken bu dünyada bayram olmaz gözyaşı varken… Rabbim gerçek bayramlara olaştırsın bütün İslam âlemini ve bizleri inşallah Amin...!

    Ceren Yaldız

     

    http://fotografmakale.files.wordpress.com/2009/01/filistin.jpgfft5mf44186uc9.jpg
    http://cerrahpasali.files.wordpress.com/2009/01/filistin1402adde3b02a97bf0_b.jpg
     

    评论 (54)

    请稍候...
    很抱歉,您输入的评论太长。请缩短您的评论。
    您没有输入任何内容,请重试。
    很抱歉,我们当前无法添加您的评论。请稍后重试。
    若要添加评论,需要您的家长授予您相应权限。请求权限
    您的家长禁用了评论功能。
    很抱歉,我们当前无法删除您的评论。请稍后重试。
    您已超过了一天之内允许提供的评论数上限。请在 24 小时后重试。
    因为我们的系统表明您可能在向其他用户提供垃圾评论,您的帐户已禁用了评论功能。如果您认为我们错误地禁用了您的帐户,请联系 Windows Live 支持部门
    完成下面的安全检查,您提供评论的过程才能完成。
    您在安全检查中键入的字符必须与图片或音频中的字符一致。

    若要添加评论,请使用您的 Windows Live ID 登录(如果您使用过 Hotmail、Messenger 或 Xbox LIVE,您就拥有 Windows Live ID)。登录


    还没有 Windows Live ID 吗?请注册

    akcancelal发表:





    BİRLİK VE BERABERLİGİMİZİ,
    KARDEŞLİK VE DOSTLUGUMUZU EN SICAK ŞEKİLDE
    HISSEDECEGİMİZ MUBAREK KURBAN BAYRAMINIZI TEBRİK EDER,
    HAKKIMIZDA HAYIRLARA VESİLE OLMASINI YÜCE RABBİMDEN NİYAZ EDERİM




    Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hinç besleyendir.

    SLM VE DUA İLE KALIN
    23 小时以前
    Nefretlerini kes…Sevgiye kurban olsun
    Kötü sözü kes..Güzel söze kurban olsun
    Küslükleri bitir…Barışa kurban olsun
    Koçu kes..İsmail’e kurban olsun.
    KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN
    1 天以前
    damarsami发表:
    Her İnsan Tek Başına Hesap Verecek
    ________________________________________
    Genelde nefiste sorumluluğu hep başkasına yükleme, hatayı başkasında görme eğilimi vardır. Nefsine uyan bir insan, sıkıntılı veya rahatsız edici birşey yaşadığında sebebinin hep başkaları olduğunu düşünür. İş yerlerinde, arkadaşların birbirleriyle olan ilişkilerinde, aile içi meselelerde, yani insanların birbirleriyle olan diyaloglarında yaşanan anlaşmazlıklarda, hep karşı tarafın yüzünden sorun çıktığına inanılır. Nefis insana, aslında kendisinin son derece iyi niyetli olduğunu, ancak kendisine haksızlık yapıldığını düşündürebilir. Nefse kulak verilirse, kişi bu telkinlerle kendisini sürekli aldatabilir. Bir türlü anlaşılamadığı, anlatmak istediklerini, düşüncelerini, niyetini ifade edemediği inancını taşır, ama kendi eksiklerinin, hatalarının farkına varamaz. Dolayısıyla bu hatalarını düzeltme, eksikliklerini giderme imkanı da olmaz.

    Haksızlığa uğradığına ve konuların hep başka sorumluları olduğuna kendini inandırmış bir kişinin olayları algılayıp değerlendirme şekli de son derece yüzeyseldir. Üstelik çoğu zaman fevri, akılcı olmayan, duygusal ve en önemlisi Kuran ahlakına uymayan tepkiler gösterebilir. İçinde bulunduğu durumu akılcı ve mantıklı bir bakış açısıyla değerlendiremediği için, karşısındakini ve çevresindekileri de olmadık şeylerle itham edebilir. Hem kendisine hem de yakınlarına olumsuzluk verecek bir ruh hali içerisinde olur. Sürekli karşısındakileri suçlayan, akılcı düşünemeyen, mağdur olduğuna inanmış hatta bunu adeta saplantı haline getirmiş bir insanın, çevresindekilere olumlu, güzel, sevgi dolu bir yaklaşımı olması, bunu candan hissettirmesi de mümkün olmayacaktır. Hatta, bu bakış açısına sahip bir kişi konuşmasa bile, varlığıyla negatif bir elektrik yayacaktır.

    Bir insan eğer Kuran ahlakını tam yaşamıyorsa ve derin bir imana sahip değilse, elinde buna dair hiç bir bilgi olmamasına rağmen bu dünyada sanki hep uzun yaşayacakmış gibi bir hisse kapılabilir. Her ne kadar çevresinde ölüme dair yüzlerce örnek görse de, imtihanın bir sırrı olarak, çevrede bu açık gerçeği unutturabilecek ve onu gaflete sürükleyecek pek çok detay da vardır. Halbuki dünya, her bir birey için tek tek, Allah tarafından, kişilere has bir kaderle yaratılmıştır. Uzun yaşayan örneklerin var olması kişinin kendisinin de uzun yıllar yaşayacağı manasını taşımamaktadır. Herkesin kaderi farklıdır. Herkesin tek bir nihai sonu vardır. Herkes Ezeli ve Ebedi olan, Diri ve Kaim olan Yüce Rabbimiz'e varacaktır. Ve herkes tek tek kendi kaderinde belirlenenlere göre, başkalarından bağımsız olarak, sadece kendisine has olan kaderiyle imtihan olmaktadır. Dolayısıyla “Hep ben iyi davranışlarda bulundum, alttan aldım, sabır gösterip hakkımdan feragat ettim biraz da karşı taraf yapsın” gibi küçük mantıklarla insan niyetini sarsmamalıdır. Müslüman, her koşulda Allah için tevekküllü olur, her koşulda Allah için sabır gösterir. Ve bunu bir ömür boyu şevkle, zevkle yapar, asla güzel ahlak göstermekten taviz vermez. Her defasında Allah rızası için güzel olan davranış ne ise onu uygular. Tek başına Allah’a varacağını, tek başına hesap vereceğini ve hesabını da hiç kimseyle paylaşmayacağını unutmaz. Kimse onun günahını yüklenmeyecektir. Yahut hiç kimse onun tek başına Allah’a adayarak yaptığı amellerine ortak olmayacaktır. Yalnızca niyetine göre bir tek kendisi yaptıklarından sorumlu olacaktır.

    Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır. (Fatır Suresi, 18)

    Bunun yanı sıra insan kendi adaletini kendi kendine sağlama eğiliminde değil, Allah’ın adaletine teslim olma yönünde bir bakış açısına sahip olmalıdır. Olayların Allah’ın takdirinden uzak (Allah'ı tenzih ederiz), tesadüfen geliştiğini zanneden insanlarda genelde kendi adaletini kendisi sağlama eğilimi vardır. Bu aslında kişinin içinde bulunduğu gafletin bir göstergesidir. Böyle bir kişi tevekkülden, İslam ahlakından son derece uzaktır. Tevekkül ve kader bilinci ise Allah’a tam bir güveni, tam bir teslimiyeti getirir. Aksi bir durumda insan hem çok sıkıntılı bir yaşam sürer hem de çok değersiz bir varlık haline dönüşür. Denendiğini, imtihan olduğunu unutmuş, ahirette cenneti haketmek için sınandığından gafil ve habersiz, itidalsiz, akılcılıktan uzak, sevginin, sadakatin, vefanın kıymetini ve anlamını bilmeyen adeta insani tüm özelliklerini yitirmiş bir hale girer.

    Çünkü tevekkülsüzlük, kişiyi ancak nefsin eseri olan mantıklara götürür. Adaletten uzaklaştırır. Öfkesine yenilip, başkalarına haksızlık yapmasına, konuyu nefsiyle değerlendirdiği için küçücük bir konuyu büyütmesine, kolaylıkla kapanacak bir konuyu önemli bir mesele haline getirmesine sebep olabilir. Nefis insanı zor bir durumla karşılaştığı anda fevri hisleri dışarı vurmaya yönlendirebilir. Nefiste hemen öfkelenme, sinirlenme, karşı tarafa kızgınlıkla açıklama yapma, üzülme, tartışmaya girme gibi dürtüler var olabilir. Şeytanla aynı safta olan nefis, insanı akılcı düşünmekten uzaklaştırır.

    Oysa vicdan, akıl ve Allah korkusu insanda çok güzel ve sağlam bir kontrol mekanizması meydana getirir. Nefiste bu gibi hislerin oluşması onlara kapılıp gitmeyi gerektirmez. Allah korkusunu taşıyan bir insanla taşımayan bir insan arasındaki farklar bu noktalarda kendini gösterir. Allah Al-i İmran Suresinin 134’üncü ayetinde şöyle buyurmuştur: Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.

    İmanlı insan Allah korkusundan dolayı aklıyla hareket eder. Müslüman kendisini manevi olarak kirletecek bu tarz nefis oyunlarından uzak durur. Biraz düşünür ve hemen güzelden, doğrudan yana seçim yapar. Çünkü aksinin ne maddi olarak ne manevi olarak hiç bir getirisi yoktur. Nefse uymak ahirette de, dünyada da yalnızca kayıp getirir. Öte yandan kaderi düşünerek, tevvekkül edip, Kuran ahlakıyla hareket eden bir insan da manevi olarak yükseldikçe yükselir. İmanı güçlendikçe güçlenir.

    Hiç kimse unutmamalıdır ki, herkes kendi yaptıklarından sorumlu tutulacaktır. İnsanın karşısına çıkan bazı kişilerin sergilediği gaflet içindeki tavırlar, kişinin o olumsuzluğa uyması için asla bir bahane olamaz. Kişi seçimini tamamen kendisi yapar. Mümin her koşulda Kuran’a uygun sözler söyleyebilecek, olgun tavır sergileyebilecek bir güce sahiptir.




    11 月 8 日
    damarsami发表:
    Kalpteki sevgiyi ifade
    ________________________________________


    Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, meâlen:



    “Sizden biri kardeşini seviyorsa, ona sevdiğini söylesin”buyuruyor.


    Bir mü'min sevdiği bir kardeşinin bizzat kendisine, Efendimizin buyurduğu gibi yüzüne söylemeli.


    Sevgiyi ifadenin önemli bir yolu da, insanın sevdiği zat hakkındaki hüsn-ü zannını, o zata ulaştırabilecek üçüncü şahısların yanında dile getirmesidir. Başkaları yanında ona olan güzel duygu ve güzel düşüncelerini dile getirmeli. Arkadaşının kendisi hakkında söylenen güzel duygu ve güzel düşüncelerden haberdar olması o iki kişinin kalbleri arasında sevgi köprülerinin kurulması adına çok önemli bir vesile olacaktır.

    Aynı zamanda bilinmesi gerekir ki, yapılan her bir iyilik de sevgiyi ifade yollarından biridir. Hiç şüphesiz îsar hasleti de müminler arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirirki, bunuda sadece maddi olarak ihsanda bulunma, yemeyip yedirme, giymeyip giydirme şeklinde anlamamak, onunla sınırlandırmamak gerekir.



    Belki yeri geldiğinde kendi hissiyat, görüş, düşünce ve fikirlerimizi bir kenara koyup kardeşimizin hissiyat, görüş, düşünce ve fikirlerini tercih etmek, kimi zaman maddi meselelerde fedakarlıkta bulunmaktan daha fazla sevgi bağlarını güçlendiren önemli vesilelerden biridir.



    Evet, karşı tarafın düşüncelerine saygılı olup onları kabul etme, kendi hissiyatımızı kardeşimizin hissiyatı içinde eritip yok etme öyle bir vasıtadır ki, onunla gönül kapılarını ardına kadar açılabilir.

    11 月 8 日
    damarsami发表:
    Buyrun Kıyametin Küçük Bir Provasını Yapalım

    Herşeyin yaratıcısı ALLAH'ın kitabı Kuran ışığında,
    burada "KIYAMETİNİZİN" küçük bir provasını yapacağız!
    Bütün safhaları değil, sadece "BİZİMLE" ilgili olan kısmı!
    Şimdi bilgisayarınızın başında olduğunuza göre mutlaka bir oda içinde
    bulunuyorsunuz.
    O içinde bulunduğunuz odanın duvarlarını yıkın,
    ve zemini dört yönde bütün ufukları kaplayacak kadar genişletin.
    Şöyle bir manzarayla karşı karşıyayız. Heryer göz alabildiğine düz
    bir zemin!
    Ama dümdüz........
    Ne bir tepe var etrafta, ne bir yükselti.
    O halde yön olarak sadece yukarısı kaldı.
    Yukarıda ne var?
    Ve heryeri dolduran dehşetli bir ışık. Ve müthiş bir sıcaklık esiyor.
    Öyle ki, terden sırılsıklam oluyorsunuz.
    Burası neresi?
    Evet, sur'a ikinci kez üfürülmüş, o kulakları patlatan çığlık gibi
    ses, "o şimdiye kadar hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kimsenin
    bilmediği dehşetli çığlık, o ses komutu" herşeyi bir anda harekete
    geçirmiş ve siz mezarlarınızdan patlarcasına fırlayıvermişsiniz!
    O düz alanda, dümdüz, sonsuz alanda, gelmiş geçmiş bütün insanlarla
    birlikte "saf saf", "sıra sıra", "dizi dizi", düzenli sıralar halinde
    duruyorsunuz.
    Herkes gibi çıplaksınız. Ama bunu ne görecek haliniz var, ne de
    başkasının çıplaklığını fark edecek haliniz var.
    Çünkü bedeninize çarpan o sımsıcak dalgayla, içinde bulunduğunuz bu
    durumda dehşet içindesiniz!
    Ne olduğunu tam olarak anlayamıyorsunuz!
    Dünyada iken hiç bu kadar "afallamış" hissetmemiştiniz!
    "Rüya mı??" diye düşünüyorsunuz.
    Ama şu anda bu yazıyı okurken nasıl etten kemikten, hisseden, nefes
    alan "gerçek mi gerçek" bir vücudunuz varsa, aynen öylesiniz,
    kelimenin tam anlamıyla "yaşıyorsunuz"!
    Nasıl buraya geldiniz?
    O ses aniden heryeri doldurduğunda nasıl çıktınız mezardan?
    Vücudunuz nasıl yeniden oluştu böyle???
    Bütün hücrelerinizle, kuvvetli bir mıknatıs tarafından çekilir gibi,
    sanki bir borunun içinden müthiş bir hızla geçerek nasıl geliverdiniz
    bu sonsuz meydana?
    Duyularınız ne kadar keskinleşmiş!
    Dünyada bile bu kadar net göremiyor, bu kadar net algılayamıyordunuz!
    Dehşete düşmüş insan yüzleri, korkuyla dolu sızlanma sesleri!
    Şaşkın bir biçimde, şok olmuş gözlerle etrafa bakanlar!
    "YOK OLMAK" isteyenler!
    Hiçbir şey yapamamanın ve hiçbir yere kıpırdayamamanın verdiği, bütün
    duyguların adeta dev mengenelerde sıkıştırıldığı, bir çekirdeğin
    içine bir dünyanın sıkıştığı anlar!
    Bu sıcak, sımsıcak meydandaki bu dehşetli bekleyiş ne kadar sürecek?
    Bazılarının ileride bir yere doğru sürüklenir gibi kaydığını
    görüyorsunuz. Bu cehennem gibi alanda tek gölgelik yer orası.
    Bazı insanlar dalga dalga o gölgeliğin altına kayıyorlar. Bir güç
    onları yavaşça o gölgeliğe çekiyor.
    Yüzlerine bakıyorsunuz, o yüzlerdeki serinlik hissinin binde birine,
    milyonda birine, milyarda birine, trilyonda birine, trilyarda birine
    sahip olmak istiyorsunuz!
    Belki biraz sonra bir güç sizi de o gölgeliğin altına doğru tül gibi
    kaydıracak.
    Belki de meydanda kalmaya devam edeceksiniz.
    Kimisi için bir an....
    Kimisi için kırk yıl....
    Kimisi için bin yıl.......
    belki daha fazla...

    Sıcak....sımsıcak....ne kadar beklediğinizi bilmiyorsunuz.

    Belki o cehennem gibi meydanda! Belki de o tek gölgelikte!

    Ve dünyayı hatırlıyorsunuz, birkaç saniyelik bir rüya gibi kalmış

    belleğinizde o koskoca yıllar.

    Ve bir ses!
    Sanki vücudunuzdan geliyor! Heryer o sesle doluyor.

    Nereden geliyor? Heryerden, heryerinizden, bütün hücrelerden, bütün

    köşelerden, bütün noktalardan:

    "İŞTE İLK YARATTIĞIMIZ GİBİ BİZE GELDİNİZ!

    "İŞTE İLK YARATTIĞIMIZ GİBİ BİZE GELDİNİZ!

    "İŞTE İLK YARATTIĞIMIZ GİBİ BİZE GELDİNİZ!
    "FAKAT SİZ KIYAMET İÇİN YAPTIĞIMIZ VAADİ YERİNE GETİRMEYECEĞİMİZİ

    SANMIŞTINIZ, DEĞİL Mİ?

    "ŞİMDİ ÜZERİNİZDEN ÖRTÜYÜ AÇTIK! BUGÜN GÖRÜŞ GÜCÜNÜZ KESKİNDİR!
    Bir hareketlenme oluyor o sonsuz meydanı dolduran bedenlerde.
    Dalgalanıyorlar sanki.
    Çığlıklar yükseliyor insanlardan!
    Kulakları patlatan çığlıklar!
    Herkesin üzerine doğru birşeyler inmeye başlıyor.

    Dehşetli gözler daha da açılıyor...daha da....daha.....daha.....
    Sizin üzerinize de bir şey geliyor...

    Yaklaştıkça anlıyorsunuz.
    Bu sizin "KİTABINIZ"!
    Dünyadaki yaşamınız boyunca "SİZİN" doldurduğunuz, her saniyenin, her
    salisenin, her an'ın, en ince ayrıntısına kadar kaydedildiği, bazen

    düşünerek, bazen sorumsuzca doldurduğunuz

    "SİZİN KİTABINIZ"!
    Bir kez daha anlam vermeye çalışıyorsunuz herşeye....

    Hayır, yine aynı şey!

    Bu bir rüya değil!

    Dünyada dahi bu kadar keskin olmamıştı hiçbirşey!

    Duyularınız bu kadar açık ve berrak algılamamıştı hiçbirşeyi!

    Kulaklarınız sesleri hiç bu kadar ayrıntılı duymamış, gözleriniz hiç

    bu kadar derin görmemişti!
    Demek GERÇEK buymuş!
    Gerçeğin bu kadar TUHAF ve KESKİN olabileceğini düşünmemiştiniz.
    Ve şu anda gerçek sandığınız dünyanın, dünyadaki o koskoca
    yıllarınızın sizin için bir rüya gibi kaldığını yeniden anlıyorsunuz!
    ARTIK RÜYADAN UYANDINIZ!
    ŞU ANDA GERÇEĞİN TAM İÇİNDESİNİZ!
    Ve o sonsuz meydandaki her bir insanın kitabı kimisinin sağ yanına
    iniyor, kimisinin sol yanına.
    Yüzlerde dehşet! Tenler zangır zangır titriy
    İnsanların çığlıkları kulaklarınızı patlatıyor!

    Kitabı sağ yanına inenler dalga dalga çekilip alınıyor. Bir ses
    duyuluyor:
    "EY AYETLERİMİZE İNANÇLA SARILIP MÜSLÜMAN OLAN KULLARIM!

    BUGÜN SİZE HİÇBİR KORKU YOK! VE SİZ ÜZÜLMEYECEKSİNİZ!"

    "SELAM! SELAM SİZE!"

    "SELAM! SELAM SİZE!"
    "SABRETTİĞİNİZ İÇİN SİZE SELAM OLSUN! EBEDİ KALMAK ÜZERE GİRİN

    CENNETİME!"

    Önlerinde ve yanlarında aniden ışıklar meydana geliyor ve onlara yol

    gösteriyor.

    Kitapları sol yanlarına inenlerin çığlıkları daha da yükseliyor...

    Ve aynı ses onlara şöyle sesleniyor:

    "İŞTE YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞ BUDUR!
    BU DA MI SİHİR? YOKSA SİZ GÖRMÜYOR MUSUNUZ???"
    "İŞTE YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞ BUDUR!
    BU DA MI SİHİR? YOKSA SİZ GÖRMÜYOR MUSUNUZ???"
    "İŞTE YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞ BUDUR!
    BU DA MI SİHİR? YOKSA SİZ GÖRMÜYOR MUSUNUZ???"
    "GİRİN ARTIK ORAYA! İSTER SABREDİN, İSTER ETMEYİN!

    ARTIK SİZİN İÇİN BİRDİR!"

    "SİZ AYETLERİMİ ALAYA ALDINIZ!
    EBEDİ KALMAK ÜZERE GİRİN CEHENNEMİN KAPILARINDAN!"
    Kitabı sol yanından verilenlere soruluyor:
    "NEDİR SİZİ BU HALE GETİREN?"
    Dehşetle açılmış gözlerle şu çığlıkları atıyorlar:
    "BİZ NAMAZ KILANLARDAN DEĞİLDİK! YOKSULA DA YEDİRMEZDİK!

    CEZA GÜNÜNÜ YALANLARDIK! BOŞ ŞEYLERE DALANLARLA DALAR GİDERDİK!"

    Ve onlar da yerlerine götürülürken O ses bir daha duyuluyor:

    "HAYDİ! TADIN ŞİMDİ O YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞİN AZABINI!"

    "HAYDİ! TADIN ŞİMDİ O YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞİN AZABINI!"
    Bu arada sizi unuttuk.
    YA SİZİN KİTABINIZ HANGİ TARAFINIZA İNİYOR??
    11 月 8 日
    damarsami发表:

    ________________________________________
    "Kılıbık" değil, "Kalbi ılık"

    İki arkadaş cami avlusunda oturmuş konuşuyorlardı. Arkadaşlardan birisi ‘Bu akşam arkadaşlarla maç izlemeye gideceğiz, sen de gelir misin?’ diye sordu. Soruyu soranın durumuna bakılırsa arkadaşının sevinç içerisinde ‘evet’ diyerek onaylamasını bekliyordu. Ama beklenen olmadı.

    Arkadaşının yüzüne ciddi bir yüz ifadesiyle bakan genç, “Hayır maça gelemem. Biliyorsun ben evlendim, artık gözü yolda olan ve sürekli evde bekleyen bir eşim var. Bundan böyle hayatıma daha dikkat etmeliyim.” dedi. Bu ifadeyi duyan arkadaşı önce hayretle baktı arkadaşının yüzüne, ardından alaylı bir tavırla “Vay, vay, vay kılıbık kardeşim, yüreği sevgi dolu pek muhterem ev erkeği, bakıyorum da ilk haftada boyunun ölçüsünü almışlar. Nedir bu evdekileri ihmal etmemeliyim, artık maça gelmeyeceğim lafları?” diyerek yeni evli genç arkadaşını ayıpladı.

    Yeni evli genç tam ağzını açmış arkadaşına bir cevap verecekti ki yan taraflarında oturan nur yüzlü bir dedenin konuşmasıyla başını o tarafa çevirdi. O zamana kadar olanları göz ucuyla takip eden dede söze karıştı. “Gençler kusura bakmayın az önce konuştuklarınıza kulak misafiri oldum. Ve bu misafirlik beni yıllar öncesine götürdü. Şimdi müsaadenizle size o gün başımdan geçen ve bugün sizin sayenizde hatırladığım olayı anlatmak istiyorum.” diyerek başladı anlatmaya.

    “Yeni evlenmiştim, mahalleden çok sevdiğimiz arkadaşlar bir program yapmış, birlikte eğlenmek istemişlerdi. Tabii beni de çağırmışlardı. Durumu eşime anlatarak gittim; ama akşam olmak üzereyken geri döneceğime dair söz verdim. Kalkmak üzere hareket edince durumu arkadaşlarıma izah etmeye çalıştım ama hepsi birden anlaşmışlar gibi az önce arkadaşının sana ‘maça gelmiyorum’ dediğin için söylediği şeyleri söylediler. Kimisi kılıbık, kimisi korkak kimisi ‘daha önce böyle değildin, evlendin böyle oldun’ tarzında şeyler söylediler. Anlayacağınız zor durumdaydım. Ya eve gidip akşamı eşimle geçirmeyi tercih ederek korkak ve kılıbık olacak, ya da arkadaşlarımla kalarak onların baskısıyla güya kazak erkek olduğumu ispatlayacaktım. Her şeyi göze alarak oradan ayrılmaya karar verdim. Yolda gelirken evimize çok yakın olan caminin hocasıyla karşılaştım.

    Durumu ona açmaya karar verdim. Söylediği “Sen kılıbık değil, kalbi ılıksın.” ifadesi o kadar hoşuma gitti ki, o günden bugüne ismim hep kalbi ılık olarak kaldı. Bu yüzden ben bunca hayatım boyunca evde asıp kesen, sövüp döven, bağırıp çağıran, kırıp dökenlerle değil, kalbi ılıklarla oturup kalkarım. Öylelerinin aslında erkeklik dedikleri onları pohpohlayan nefislerinden başkası değil. Hz. Peygamber gerçek pehlivanı bize bakın nasıl anlatıyor: “Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.” (Müslim, Birr, 106)

    Sonra beni bir kenara çekerek konu ile ilgili Hz. Peygamber’in söylediği birkaç hadisi de ekleyerek şu kalbi ılığı evde bekleyen eşinin yanına gönderdi.

    Biz bazen yabancıya bir melek gibi davranır, yüzüne güleriz de eve geldiğimizde bizden sevgi bekleyen ev halkına karşı ifrit kesiliriz. Yabancı insan ne yapsın senin güzel ahlakını. Evet, elbette ki ona da güzel davranılmalı; ama, güzel davranış, yani güzel ahlak ilk başta hayatı birlikte yaşadıklarımıza lazım değil mi?

    Bir başka yerde de yine en hayırlıdan bahseden ALLAH Resulü usvetül hasene olarak kendisini de örnek göstererek bize olmamız gereken hali anlatıyor. Hz. Aişe anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) buyurdular ki: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı hayırlı olandır. Ben aileme karşı hepinizden daha hayırlıyım...” O gün bana korkak diyen ve kılıbık olmakla eleştiren arkadaşlarımın birçoğu ya eşinden ayrıldı ya da zehir zemberek bir aile hayatları oldu. Oysa ALLAH Resulü’nün sözlerini hayatıma düstur edindiğim için evim çoluk çocukların oynaştığı bir cennet köşesine döndü. Varsın bana korkak desinler. Ben Rabbimin ne dediğine kulak verir, her zaman kalbi ılıklardan olmayı tercih ederim.” Hakkınızı helal edin.

    Dedenin bu anlattıklarından sonra kendisini maça davet eden arkadaşının yüzüne anlamlı anlamlı bakan genç “Sen istersen bana kılıbık demeye devam et. Ben maça gelmeyerek evde dört gözle beni bekleyen eşimin yanına giderek “Kalbi ılık”lardan olmaya kararlıyım.” diyerek ayrıldı. Dede, gencin arkasından gülerek bakıyordu...

    11 月 8 日
    Suya yazılmış bir sevdanın,
    vuslata gebe kalmış umudun ölümsüz satırlarını yazıyorum yıldızların gözbebeklerine.
    Mürekkebini yüreğimizin sevda kokan çağlayanlarından alan bu aşkı yazıyorum...
    Melek’lerin ıslak kirpiklerine.
    Arsız dikenleri ayaklarımızla ezip vuslat yolculuğundaki pamuksu düşlerimi anlatıyorum....
    ..... bizi dinleyenlere.
    Seni ve ölümsüz sevdamı suya yazıyorum çünkü sevdamız su gibi berrak, su gibi saf ve güneş gibi sıcak.
    Aldığımız her nefes umuda ve mutluluğa sunulmuş adaktı.
    Kazanan biz olmalıydık çünkü beyazı giyindik sevdanın.
    Aşkın yüce duygularında nefes aldık....
    Ve suyun duruluğundan güç alarak yalnızlığın üzerine delicesine yürüdük.

    Hatırlıyor musun bu sevda yolculuğunda nice uçurumları aştık seninle?
    Karanlık ve puslu yollardaki arsız ayazları ezerek nice kaldırımları aşındırdık.
    Üşüdük mevsimlerin sıcakla olan dansında.
    Üşüdük çünkü sevdamızın yollarında umutlarımız kaç kez esir alındı.
    Kaç kez yüreklerimiz hain sorgularda acılara gebe kaldı.
    Ama pes etmedik ve yenilmedik. Sevdamızı içimizdeki kelimelere saklayıp umuda gülümsedik.
    Ayaküstü yaşanan sevdalardan değildik biz.
    Küçük ve ağrısız pusulara diz çökecek kadar,
    Elleri kanlı cellâdın topal dizine boynumuzu bükecek kadar kırılgan değildi bizim sevdamız.
    Acıya inat, yokluğa inat büyüyen bir aşk hikâyesiydi bizimkisi.
    Gecenin güneşe beslediği ve ateşin suya içten içe gizlediği sevgi gibi....
    ....imkânsız heves değildi birbirimize duyduğumuz aşk.
    Altı çizili kelimelerin anlatmakta aciz kaldığı bir duygu sağanağıydı hislerimiz.
    Birbirimizi uzaklardan görsek....
    ....avuç içlerimiz sebepsizce terlemeye başlar.....
    ..... dilimizdeki kelimelere sevdanın prangaları vurulurdu.
    Tek bir söz etmeden saatlerce gözlerimizin içinde Cenneti solurduk.
    Utangaçlığın bu kadar güzel yakıştığı yanaklarımıza kelebeklerin ince sevdaları dokurduk..

    Pusulara kafa tutup yalnızlığa karşı süngüsüz savaştık.
    Süngüsüz savaştık çünkü bembeyaz sevdaya kan ve isyan yakışmazdı.
    Aşktan öte ,yüreğimizden öte silahımız yoktu.
    Mermisi çicek olan bir silahın peşinde nice engellere göğsümüzü siper ettik seninle.
    Karanlıklara inat hep mayasız geceleri aşındırdık kırgın kaldırım taşlarını ayak uçlarımızla ezerek.
    Oysa ayaklarımız çıplaktı.
    Pamuksu bir yolculuğun peşinde sürüklenirken nerden bilebilirdik ki yollarımızda çicek diye suskun dikenlerin ekildiğini, nerden bilebilirdik ki gecelerimize yıldızların yerine karanlıkların serildiğini ?
    Kanasa da ayaklarımız, vuslatı tuz diye kanayan yaramıza sürüp umut kokan sevdamıza yürüdük.
    Pusular kurulsa da yollarımıza, aldırmadan aşkımızı baharların gülüşlerine ördük..

    Nice uçurumları aşmışken kan ter içinde kaldı yüreklerimiz.
    Ilık meltemler aradık sırtımızdaki teri silmek için.
    Bulamadık ama üzülmedik.
    Ilık nefeslerimizi birbirimizin tenine sürüp karanfil kokan terimizi gülüşlerimizle sildik.
    Yalınayak yürüdük bıcağın üstünde.
    Yıldızları sağıp gökyüzünden aydınlığın içinde yıkandık.
    Bu sevdaya yüreğimizi koyduk.
    Kirlenmemiş köpüklerde yıkanmış ölümsüz sevdayı tüketmedik.
    Aksine tek nefeslik sevdamıza vuslatı ekleyip nice yanık türküler ürettik bu pamuksu yolculukta.

    Mavinin göğsüne su misali beyaz sevdamızı yazmak için çıkmıştık yola.
    Ve söz vermiştik Cennet kokulu vuslata.
    Yol üstündeki tek nefeslik molalarımızda,
    Arsız ayazlarda toprağa boynunu çevirip umuda küsmüş çicekleri güneşe çevirdik.
    Susuz kalmış çardak kuşların dudaklarına zemzemi değdirip sevdamızın ak sütüyle emzirdik.
    Her şey gül gülistanlık değildi oysa.
    Her an nefesimizde hissediyorduk kanlı pusuları.
    Bir kapatsak gözlerimizi karanlığa; darağaçlarımız hazırdı oysa.
    Ve ikindi vakti ayrılıklara kefensiz gömülmek için hazırdı musalla taşımız.
    Onca acıya, onca ayrılığa inat korkmadık, sevdanın korkuyla işi olmazdı çünkü.
    Gerekirse bu yolda diklenen arsız yangınlara kafa tutacaktık.
    Ve yumruklarımızı bıçağın ucunda bileyip...
    ....Kaygısız fırtınanın boğazına dayatacaktık sevdamızın kararlılığını.
    Olmadı mı göğsümüzü siper edecektik .
    Çünkü söz vermiştik vuslata ulaşmaya.
    Kör kuyularda kalsak da umudun merdivenlerini birer birer çıkıp aydınlığa çevirecektik yüzümüzü.
    Karakışlarda sevdaya yenik başlasak da kelebeğin sırtına vuslat diye motifleyeceğiz naif gülüşümüzü..

    Sevda hamalı olduk bitmek bilmeyen yokuşlarda.
    Sırtımıza nice ayrılık çuvalları yüklendi.
    Yılmadık, kızmadık.
    Sadece sustuk ve içimizden dualara sarıldık.
    Ne zaman yükümüz kaburgalarımızı esecek olsa; ağır yükümüzü rüzgar boynuna asacaktı ..
    İsyanlar büyütmedik dilimizin ucunda.
    Çığlıklara bürünmüş ateşten kelimelerimizi boşa harcamaktan sakındık.
    Dilimizden sürgün eyledik umutsuzluk kokan satırları.
    Çünkü su kadar narin bir sevdaya isyan yakışmazdı.
    Bir an çığlıklarımız büyüse, dilimize gem vururduk.
    Çünkü bize ağlamak bize kalleşce isyan etmek değil, savaşmak yakışırdı.
    Savaş diyorum sevdayla kör ayrılığın savaşıydı buydu.
    Vuslat yolculuğunda üzerimize gelen nice fırtınaları yakmadık mı ?
    Engin okyanuslara yüreğimizi yaslayıp bir avuç su damlasına gül kokulu sevdamızı yazmadık mı ?
    Ilık rüzgarla gelen sevinçlerimizi vuslatın dudaklarına kazımadık mı ?

    Umuda ve mutluluğa giden bu pamuksu yolculuğun sonunda sevdanın ellerinden zemzemi içeceğiz. Avuçlarımızda karanlıkları ezip gümüş damlaları serpeceğiz dolunaylı gecelere.
    Yetim çocukların gülüşlerini ekeceğiz vuslat bahçelerine.
    Adlarımızı sonsuzluğa bırakıp tek yürekte Cennetin güzelliklerini içimize çekeceğiz.
    Gülüşlerimizi acıya adak diye serip umuda ve sevdaya Anka’nın kanadında delicesine gülümseyeceğiz. Karanlıkları göğe gelin edip baharlardan kalma çicekleri kelebeğin yüreğine işleyeceğiz.
    Ayrı bedenlerimizden feragat edip tek nefesimizle hayatın ılık sularında gezineceğiz.
    Bize, bembeyaz bir sevdaya da ancak böyle güzellikler yakışır.
    Pes etmeden ve her şeye inat yüreğimizdeki umutla vuslatımızı bir gün güllerin dudaklardan içeceğiz…
    ............... İYİ GÜNLERRRRRRRRR........................
    11 月 2 日
    Bu gecemi sana ağlamak için ayırdım..
    İçimden değil bu sefer..
    Bağıra bağıra..
    Kalbimi acıta acıta !
    Bu gecemi gözlerine bakmak için ayırdım..
    Artık çok uzaklarda olsalarda..
    Tam yüreğimdesin yine..
    Ben yine korkuyorum senin bu yokluğunda..
    Ses ver !
    Öyle özledim..
    Öyle muhtacım ki şimdi ellerine..
    Tam şimdi..
    Şu anda..
    Bu özlemde..
    Bu acıyla..
    Yanımda olmaydın..
    Erkendi daha..
    Çok erkendi..
    Beni bırakman için çok küçüktüm daha..
    Sen tam şimdi..
    Şu anda..
    Bu acıyla..
    Bu özlemle..
    Yanımda olmalıydın..
    Yüreğimde olduğun kadar en az !
    Ben bu akşam Dünyamda ki yokluğuna..
    Yüreğimdeki varlığına ağlıyorum....
    Bu gecemi sana ağlamak için ayırdım..
    İçimden değil bu sefer..
    Bağıra bağıra..
    Kalbimi acıta acıta !
    Ben bu akşam Dünyamda ki yokluğuna..
    Yüreğimde ki varlığına ağlıyorum...
    10 月 22 日
    damarsami发表:
    Düşün içine düşmektir asıl düşüş...




    "Yapraklar düşmede bilinmez nerden/ Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki/ Yapraklar düşmede gönülsüz/Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan/ Kaymada yalnızlığa Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor /Nereye baksan hep o düşüş /Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz."


    Rilke'nin düşlerimizi bir tatlı dürtüşle yırtan "Güz" şiiri son yirmi yıllık ömrümün kulağında küpe olarak yankılanır. Beni bu düşüşe bırakan tutmak için düşürmektedir elbette. Düştüğüm yerden beni kaldırmak O'na düşer. Yeter ki düştüğümü bileyim. Yeter ki düşmediğimi sandığım bir düşe düşmüş olmayayım.



    Görmüyor musun? "Nereye baksan o düşüş..." En çok da bizi yerden kaldırması için dayandığımız el düşüyor. En başta, bizi yerden kaldıracakların tutacağı elimiz yana düşüyor. Düşmeyelim diye elde avuçta olanı tuttuğumuz avuçlarımız tel tel dökülüyor. Aynaların gözünden düşmeme telaşıyla el üstünde tuttuğumuz gençliğimiz devriliyor. Düşkünlerden olmayalım diye ellerimizle yığdığımız, üste üste koyduğumuz eşya eriyor. Düşmekten korktuğumuz unutuş uçurumlarına karşı tutunduğumuz itibarımız yıkılıyor. Şu biriktirdiklerimiz de elden düşüyor, ellerimiz de elden gidiyor. Ne gelir elden? Düşüyoruz işte...

    Uyanıklık sandığımız bu hayatın bir zamanlar başkalarının düşü olacağını bile bile "gözü açık" geçiniyoruz. Ayağa kalktığımızı sandığımız günün bir başka günün eşiğine ölmüş bir "dün" olarak düşeceğini bile bile yürüyoruz. Bir an önce sonunu getirmeye çalıştığımız her "bugün"ün ömrün defterinden düşüleceğini bal gibi göre göre yaşıyoruz. Dokunulmaz bildiğimiz bu bedenin, çizikleri yaklaştıramadığımız bu tenin gün be gün toprağa düşeyazdığını bile bile gülüyoruz. Herkesten ayrı tuttuğumuz bu "ben"in bir gün nüfustan düşüleceğini şimdiden gördüğümüz halde, düşlere düşüyoruz.

    Unutuyoruz. Düştüğümüzle kalıyoruz. Dibine doğru hızla düştüğü kuyunun duvarlarındaki taşların süslemeleriyle oyalanan aymazlar gibiyiz belki her birimiz. Düşüyor olduğunu en sonunda dibe çakıldığında anlayacak "uyur-düşer"lere acımayla bakılması gerekmez mi hiç?

    Zamaneye sözler söyleme konusunda benden çok daha mahir sevgili dostum Yusuf Özkan Özburun, Rilke'nin haber verdiği bu düşüşe uzunca bir dipnot düşmüş: Düştüğün Yerden Kalkacaksın. Yusuf'un uzun dipnotunun sadece kapağında yazıyor bu ifade. Sonrası ise uzunca ama ince sızılı bir kitap... Yusuf, düşenlerin kalbine sahici bir umut tutuşturuyor "Düştüğün Yerden Kalkacaksın" derken. Düştüğünü bilemeyen, dünyadan nasibine aldatıcı "düş"ler düşmüş uyurların yüzüne serin bir meltem düşürüyor.

    Kitabın "Öndüşüşü"nden itibaren aykırıca düşündürüyor bizi Yusuf. Dolaşımdaki düşük şablonların hepsini yırtarak içerden, içinden, sahiden, yürekten konuşuyor. İnsanı Rabbiyle inşa edişin yükseliş ve kalkış yollarını işaretliyor. Yere yığılmış umutları varlığın en sahih yağmuruyla, rahmet-i İlahî soluğuyla ayağa kaldırıyor.

    Meğer ki hata ile düştüğümüz dünyadan özrümüzle kalkabilirmişiz. Dünyaya bir 'kalfa' olarak tayin edildiğimizi bilirsek, bu iniş bir düşüş değil bir ödül olabilirmiş. Kayarak düştüğümüz sırata pişmanlığımıza tutunarak yeniden tutunabilirmişiz. Ellerimizi gevşeterek düştüğümüz Allah'ın ipine yine O'nun rahmetinden ümitlenerek sımsıkı sarılabilirmişiz. Pişmanlıkla düşürdüğümüz her gözyaşı, hiç şüphesiz gözünden düştüğümüz kutsilerin makamına yeniden kaldırabilirmiş bizi... Söz'ü yay(z)ıldığı yerden, medeniyeti sükutun diplerinden, insanı gövdenin esaretinden, şefkati şehvetin pençelerinden tutup kaldırabilirmişiz meğer... "Dua eder ve yükselir"mişiz yeniden. Gözümüzün demir perdelerini aralar, merak ve hayretin verimli bahçesine uyanabilirsek eğer, "ülfeti kırıp hayreti kuşanabilirsek eğer", "varlığı tanım kaplarında donduran bir kısım 'bilimsel' tanımların katılığından uzaklaşıp hayata bir çocuğun kalbinden bakabilirsek eğer" kalkabilirmişiz yine...

    Düştüğünü bilmek, nereden düştüğünü bilmek, kalkabilmenin ilk hamlesi Yusuf'a (ve bana) göre: "Düşmek deyince 'internet bağlantısının kopmasını', yükselmek deyince 'dolar kurunun fırlamasını' anlıyor zamane. Ben fikrimce başka türlü olabileceğini göstermek istedim bu kitabın sahifelerinde... Felç olmuş bir hastanın serçe parmağını oynatması kabilinden bir çaba bu... Mütevazı bir titreme. İnşallah kıpırdamak, doğrulmak, emeklemek, yürümek ve hatta koşmak da nasip olur... Gelin, bir ince derde düşelim, derdimiz düştüğümüz yerden kalkış olsun... Şair'in dediği gibi:

    Düşmek hiç ayıp değil kalkmasını bil/Ve acele et önce, şu gözyaşını sil..."
    10 月 18 日
    damarsami发表:
    Kardeşlik Görevleri

    Mü'minler, bir vücut gibidirler. Birbirlerine öyle bağlıdırlar ki, nasıl vücutta bir âzâ ağrıdığı zaman, onun ağrısı diğer âzâları da etkiliyorsa, bir mü'minin sevinmesi veya üzülmesi durumunda diğer mü'minlerin hali de böyle olmalıdır. Onun için Peygamber Efendimiz -sav- bir hadis-i şeriflerinde:
    "Bir mü'minin diğer mü'min kardeşlerine karşı ilgisi, birbirini bağlayıp destekleyen bir binanın taşları gibidir" buyurmuştur. (Buhari)

    Mü'minlerin birbirlerine karşı bir takım görevleri vardır. Bunlar:
    1- Herhangi bir yerde karşılaştığında selamlaşmak

    2- Davet ettiği zaman davetine icabet etmek

    3- Aksırdığında ‘Yerhamukellah’ (Allah sana rahmet etsin) demek

    4- Hastalandığı zaman, ziyaret etmek

    5- Öldüğü zaman cenazesine gitmek

    6- Ahdini, yani verdiği sözü yerine getirmek

    7- Nasihat istendiği zaman, nasihat etmek

    8- Gıyabında onun haklarını korumak

    9- Kendisi için sevdiğini, mü'min kardeşi için de sevmek; kendisi için sevmediğini ve istemediğini, mü'min kardeşi için de sevmemek ve istememek.

    10- Mü'min kardeşlerinden hiçbirisini hareket ve sözle incitmemek. Peygamber Efendimiz -sav-:
    "Müslüman, (diğer) müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir. Mü'min de, (diğer) mü'minlerin canlarını ve malları hususunda emin oldukları kimsedir" buyurmuştur. (Müslim)

    11- Bütün mü'minlere karşı alçak gönüllü davranmak ve büyüklenmemek

    12- İnsanların birbirleri aleyhindeki konuşmalarına kulak asmamak, birisinden duyduğunu diğerine iletmemek, yani koğuculuk yapmamak

    13- Mü'min kardeşine üç günden fazla dargın kalmamak. Nitekim Peygamber Efendimiz -sav- bir hadis-i şeriflerinde:
    "Bir mü'min için, mü'min kardeşine üç günden fazla darılması helal değildir. Öyle ki, karşılaştıklarında birisi yüzünü şu tarafa, diğeri öbür tarafa çevirir. Dargınların en hayırlısı, ilk önce selam verendir." (Buhari)

    14- Elden geldiğince iki kişinin arasını düzeltmeye çalışmak. Bu Allah-u Zülcelâl'in ve Peygamber Efendimizin -sav- çok sevdiği ve emredilmiş bir haslettir. Nitekim Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede:
    "Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin." (Enfal;1) Diğer bir ayet-i kerimede:
    "Mü'minler ancak kardeştir. O halde iki kardeşinizin arasını barıştırın" buyurmuştur. (Hucurat;10)
    Peygamber Efendimiz -sav- bir hadis-i şeriflerinde:
    "İnsanların arasını düzeltmek için iyi haber götüren veya hayır söz söyleyen kişi, yalancı değildir." (Ebu Davud)

    15- Mü'min kardeşlerinin kusur ve ayıplarını örtmek.

    16- İnsanların kalplerini kötü zandan ve dillerini gıybetten korumak için, oturulması ve gidilmesi iyi olmayan yerlerden uzak durmak. Çünkü bir kimse böyle yerlere gittiği zaman, diğer insanlar onun hakkında kötü bir zanna kapılarak gıybet edebilir ve böylelikle günaha girebilirler.

    17- Mü'min kardeşleri ile karşılaştığı zaman, konuşmadan selam vermek ve selam esnasında musafaha yapmak.
    Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede:
    "Bir selam ile selamlandığınız zaman, siz ondan daha güzeli ile selamı alın. Veya onu aynısı ile karşılayın" buyurmuştur. (Nisa, 86)

    Musafaha da selamı tamamlayan bir harekettir. Onun için Hasan-ı Basri -ks- Hz.leri:
    "Musafaha, sevgiyi artırır" demiştir.

    18- Gücü yettiğince mü'min kardeşinin ırzını, canını ve malını başkalarının zararlarına karşı korumak, bu uğurda gerekirse mücadele etmek ve mü'min kardeşine yardımcı olmak.

    19- Kötü bir kimse ile mecburi olarak bir araya geldiği zaman, onun kötülüğünden muhafaza olmak için ona iyi davranmak.
    Nitekim Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede:
    "Sen kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Ve de ki: ‘‘Ya Rabbi! Şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım" buyurmuştur. (Mü'minun, 96, 97, 98)

    Denilmiştir ki: "Mü'mine karşı samimi ol. Kötü kimselere karşı da iyi davran. Çünkü kötü ahlaklı kişi, dış görünüşten hoşlanır."

    20- Mü'min kardeşlerinin kalplerini ferahlatmak için daima onlara öğüt vermek. Çünkü Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede:
    "(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et." buyurmuştur. (Nahl,125) Peygamber Efendimiz de -sav- bir hadis-i şeriflerinde: "Din nasihattir" buyurmuştur. (Müslim)

    21- Mü'min kardeşleri hasta olduğu zaman onları ziyaret etmek. Peygamber Efendimizin -sav- sünnetidir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde:
    "Mü'min, mü'min kardeşini hasta iken ziyaret ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl şöyle buyurur:
    "İyi yaptın. Sana müjdeler olsun. Cennette bir konak kazandın" (İbn-i Mace, Tirmizi)

    23- Fitneye düşmemek hususunda elinden geldiğince çaba göstermek. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede:
    "Bir de öyle fitneden sakının ki, o fitne, içinizden sadece zulüm yapanlara dokunmakla kalmayacaktır" buyurmuştur. (Enfal, 25)

    Allah-u Zülcelâl, kullarına, dinin emir ve nehiyleri etrafında birleşmelerini ve ayrılığa düşmemelerini emretmiştir. Hz. Ali de -ra- demiştir ki:
    "Sakın tefrikaya (ayrılığa) düşmeyin. Çünkü cemaat rahmettir, tefrika azaptır. Ey Allah'ın kulları! birbirinize kardeş olun."

    24- Mü'min kardeşini Allah için sevmek ve mü’min kardeşine Allah için buğzetmek. Mü’min kardeşimizi Allah için sevmemiz gerektiği gibi, dinin emirlerine açıkça muhalefet ettiğinde de yine Allah için buğz etmeli ve açıkça bu davranışının yanlış olduğunu güzel bir şekilde izah ederek uyarmalıdır.

    10 月 18 日
    damarsami发表:
    Ana hakkı ve alkama'nın sonu
    ________________________________________
    ANA HAKKI VE ALKAMA'NIN SONU
    Hazreti Peygamberimiz (s.a.v) ashabıyla
    oturmuş sohbet ediyordu. Bir kadın sahabe Resulullah'ın
    huzuruna telaşla girerek:
    - Ya Resûlallah! Şu anda kocam ölüm döşeğinde,
    belki biraz sonra ölmüş olacak... Yalnız
    yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve
    kendiside getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi
    getiremiyor. Kocamın imansız gitmesinden
    korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı bekliyorum,
    dedi.
    Hazreti Peygamberimiz:
    - Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette
    bulunurdu? diye sordu.
    Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını
    kılıp her türlü ibadetini noksansız yerine
    getirmeye çalıştığını söyledi.
    Bu sefer Peygamberimiz:
    - Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu.
    Kadın ihtiyar bir annesi olduğunu söyleyince
    Peygamberimiz (s.a.v) kadının kocası Alkama'nın
    anasını huzura çağırdı. Hazreti
    Alkama'nın anası, Hazreti Peygamberimizin huzuruna
    çıktı. Peygamberimiz:
    - Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan
    memnun musun? diye sordu.
    Alkamanın anası:
    - Ya Resulallah, oğlum evleninceye kadar
    çok iyi muamele ederdi. Evlendikten sonra hanımını
    dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta
    son zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm,
    onun bu hareketine, dedi.
    Peygamberimiz (s.a.v) yaşlı kadına; oğlunun
    ölüm döşeğinde olduğunu, hakkını helâl etmediği
    takdirde cehennem azabı çekeceğini
    söylediyse de kadın:
    - Hakkımı helâl etmem ey Allah'ın Resûlü,
    dedi.
    Alkama ise evde yatıyor, hâlâ şehadet kelimesi
    getiremiyordu.
    Hazreti Peygamber, kadının annelik şefkatini
    harekete geçirmek için, orada bulunanlara:
    - Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi.
    Kadın hayretle :
    - Odunu ne yapacaksın ya Resûlallah! diye
    sormaktan kendini alamadı. Çünkü o da şüphelenmişti.
    Peygamber Efendimiz :
    - Oğlunu yakacağım... Zira yarın cehennemde
    yanacağına cezasını burada çeksin, daha
    iyi buyurunca, kadın dayanamadı,
    - Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı
    olamam ya Resûlallah ! Ona hakkımı helal ediyorum,
    dedi.
    Murat hasıl olmuştu... Hazreti Peygamberimiz,
    Bilâl-ı Habeşi Hazretlerini göndererek :
    - Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular.
    - Bilâl-i Habeşi Alkama'nın yanına varıp şehadet
    kelimesi telkin ettiğinde, Alkama'nın dili
    açılmıştı :
    Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllah,
    deyip ruhunu Allah'a teslim etti.

    10 月 18 日
    damarsami发表:
    Çetin Yolların Metin Yolcuları...
    ________________________________________
    Korkma! Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.
    Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz yürürüz.” (M. Akif Ersoy)

    Yolcu yolunda gerek..

    Sırat-ı müstakim olsa dahi yolun, yürümezsen seni bir yere götürmez!
    Meskenetin çukurunda kalakalırsın,
    Bir arpa boyu dahi yol alamazsın…
    Çetin yolların, metin yolcuları olur; yol yolcusuz kalmaz.

    Her yürüyüşün bir makamı vardır.
    Sen, doğru makamda yürümezsen başka yiğitler yürür.

    “İnsanlardan öyleleri vardır ki, ALLAH’ın rızasını kazanmak için kendini ALLAH’a satar.” (Bakara: 20 )

    Donan, donanamaz;
    Donmadan, donan!

    Düzgün hamleler yap; emin bir zemin üzerinde yürü; devingen ve direngen ol. Âtıl kalma; âtıl kalan, bâtıl olur. Yolda duran yoldan çıkar; çıkarları yol edinir…

    Fecir yakındır, yakinin varsa.

    Letafet ve metanetle yürürsen perde perde karanlıklar yırtılır; altın saçlı sabahlar tüllenir ufkun yaslı yanaklarında…

    Herkes yüreği nispetince yürür.

    Zaman, yürekleri test etme zamanıdır.

    Yola revan ol, yokuşları aşmaya azmet.

    Yılmadan, yorulmadan zirvelere geril.


    Yolun, yönün belli, yar için terk-i diyar eden yiğitleri anımsa. Bunu önemse; meşakkatler şevkini kırmasın.

    Yalpalamadan yürü! Yürüyüş şanlı bir duruştur, duruluştur, doğruluştur.
    Yürüyen büyür; büyüleri bozar,
    Zengin dünyalara açılır,
    Engin ufuklara varır.

    “… Yollarımızı onlara açarız...” (Ankebut/63)

    “... Rabbinden gelen nurla yoluna devam eder. (Zümer/22)

    İlahi lutfa mazhar ol! Zafer, seferin meşakkatlerini göğüsleyenlerindir. Bu yolda mağlubiyet dahi galibiyettir.

    Dik dur, yolun dik/enlerine aldırma; mukavemet et, kutlu seferin neferisin.

    Yola koyul!

    Yürüyen varır, var olur, varlığına anlam kazandırır…

    Ve’l akıbetu li’l muttakiyn!...

    10 月 18 日
    BİLAL发表:
    Yıldızlı Bir Gecede

    Sema bize seslenir;
    Kalma, gel, işkencede!
    Ruhumuz ebedidir;
    Bunu duy, tek hecede!

    Ömür ki, bir kurak çöl,
    Onu tek bir güne böl;
    Şebnem gibi doğ ve öl,
    Yıldızlı bir gecede!..
    10 月 14 日
    EYVAH! SIRTIMDAN VURULDUM

    Dostluk;
    aslında en şeffaf ve en mağrur kelime. Bizlerin “dost” dediğimiz, sağ yanımıza aldığımız ve her fırsatta şefkatli bir omuz saydığımız dostlarımızı seçerken dikkat etmemiz gereken en önemli şey Hak rızası olmalıdır. Zira temelinde hak rızası olmayan paylaşımlara “dostluk” diyemeyiz. Bu olsa olsa menfaat birlikteliğidir ve ilk fırsatta da bu birlik bozulmaya mahkumdur.
    Hayat denen yolculuğumuzda yaşadığımız olaylarda insanlar ya yanımızda ya karşımızdadırlar. Karşımızda olanlar ile mücadele bir ömür boyu kaçınılmazdır. Ama aslı riskli olanı karşımızdakiler değil yanımızdakilerdir. Zira karşımızdakilerin sıfatı zaten bellidir, nettir.
    Yanımızda olanların da renkleri net olmalıdır ki ilişkiler sağlıklı olsun.İhanetler yaşanmasın. Yanımızdakilerle mücadele etmek zorunda kalmak yaşanılacak en büyük şanssızlıktır. “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” der hükema. Şüphesiz söylenildiği zamanda değeri ne ise günümüzdeki değeri de fazlasıyla öyledir.

    İnsanı rezil de eden, vezir de eden yanındakiler değil midir?
    Düşününüz, “dost” dediğinizle birlikte bir yola çıkarsınız. Güven, sadakat, inanç ve samimiyetin esas olduğu bir yoldur bu. Bu menzilde giderken sizin bileğinizdeki güç olmalıdır dostunuz. Canınız sıkıldığında anlamalıdır hal lisanınızdan üzüntünüzü ve siz istemeden gelmelidir vefası en dost şekilde. Ama bütün bunlara rağmen siz dostunuzu her halîkârda yanınızda görmek isterken, o bırakın yanınızda olmayı size inancını dahi sorguluyor ise en kötüsü “ben herkesle iyi geçinmeliyim sen bak başının çaresine” diye düşünebiliyorsa ve bunu yüzünüze vurmaktan zerre kaçınmıyorsa iyisi mi siz boş verin gitsin. Konuşmaya bile değmez çoğu kez böylesi dostluklar. Zira "Her yerde olan hiç bir yerde değildir, bir yönde olan ise her yerdedir…"

    İşte böylesi durumlarda çok güçlü olmanız gerekir. Aslında bütün ilişkilerinizde güçlü olmanız esastır..Zira dostluklarımızda gidişatı belirleyen en önemli etkendir kendi kişiliğimiz. Güçlü, karakterli, iradeli bir kişiliğe sahip isek doğal olarak yanımıza aldığımız zayıf iradeli, zayıf karakterli kişiler bizi taşıyamayacaklardır. Eğer bu konumdaki dostlarımız bizi ilk fırsatta yapayalnız bırakıp hatta karşımızda yer alıyorlarsa bu aslında onların suçu değildir, onları dost hanesine yazan bizlerin suçudur bana göre. Yani güçlü ve dengeli kişiliğimizin yanlış seçimlerimiz sonucu verdiğimiz fuzuli değerler nispetinde zayıf karakterler bizim için dezavantaj olacaktır. Öyle ki bu tarz kimselerden bir gün radikal bir şekilde zarar görmek kaçınılmazdır.

    Bu sebeple yanımızda bulunan kişilerin bizi taşıyabilecek kişilerden seçimi çok önemlidir. Eşimiz, arkadaşımız, sevgilimiz, yakınlarımız, pozisyonları ne olursa olsun yanımızdakiler bizleri taşıyamayacak kadar ezik iseler en kolay tarifi ile bir gün bir vefasızlık sonucu yollarımızın ayrılması da kaçınılmazdır. İşte o zaman “Eyvah! Sırtımdan vuruldum” sözü ilk söylenen söz olacaktır. Çünkü yanımızdakilerin bu şahsiyet zayıflıklarını bile bile onlara itimat etmemiz, dost gözüyle güvenmemiz, ve olağan diğer gerçekleri göz ardı etmemiz değil midir bize bu sonu yaşatan şey? Kainatta her şey dengiyle beraberdir. Bizden gidenler de denk olamadıkları için gitmemişler midir? Neden bunu hiç düşünemeyiz?

    Belki de düşünürüz de yine de vefamız dile gelir, konduramayız dost bildiklerimize.
    Ama yinede değişmeyen gerçektir benim bunca yıllık hayat tecrübelerimden çıkardığım “Kime iyilik edip samimiyetimi paylaştı isem hep giderken sırtımdan vurdu” ifadesi. Bu benim yanlış dost seçimlerimin bir sonucu olduğu gibi “dost “ libasını giydirdiklerimin cisimlerinden de dar olmalarından kaynaklanmaktadır. Zira onların ezikliklerini, bizi her an satabileceklerini bile bile yıllarca yanımızda taşıyıp en yakınımızda tutuyor isek, sonuçlarından da şikayetimiz yine kendimize olmalıdır diye düşünüyorum. Neticede işte-aşkta-ve diğer kıstaslarda hayata sunumumuzu direkt olarak etkiyen bu dost dediklerimiz, bizden fıtraten ve konum olarak çok uzakta iseler o ilişkinin başarı şansı da yok denecek kadar az değil midir?

    - Mesela yapılan iyilikler her fırsatta önünüze getiriliyorsa bu ilişkinin adı dostluk olabilir mi?
    - Ya da sizin en çok ihtiyaç duyduğunuz anda sizden günlerce kaçanlar ne derece dostunuzdur?
    - Peki sizin onurunuzu zedeleyenlerle bile bile dostluk gösterilerinde bulunanlar aynı anda size ne kadar dostturlar ve ve dostlukları ne derece güvenilirdir?..“Bir yerde olan her yerdedir, her yerde olan da hiçbir yerde değildir” denilmez mi o zaman.
    - Peki ya yanınızda sandığınız bu kişi bu desteğini her fırsatta bir kayıp olarak düşünüyorsa?

    Bu çizgiler uzadıkça uzar, gider… Gider de biz de saflığımızla, kalakalırız bir başımıza. Ama her şeye rağmen aynalara baktığımızda vicdanımız çok rahattır, gülümseriz sırf bu yüzden En iyi intikamın vicdan azabı olduğunu düşünerek. Zayıf ta olsalar herkesin sızlayacak bir vicdanı vardır elbet mevcutları oranında. Ve biz yine de mutluyuzdur her şeye rağmen... Çünkü yekünü az ama muhtevası kainatı örten çok nezih dostlarınız vardır. Ve onlar her koşulda sizinle beraberdir. Sizi taşır ve onure ederler gerektiğinde.. Üzüntünüz hafifler..
    İçiniz genişler.. her şeyden önemlisi tebessüm edersiniz hayata yeniden hem de eskisinden daha pozitif ve güçlü bir şekilde.

    İşte şimdi tam da çılgınca bağırmak ve dünyaya meydan okumak zamandır:

    “Dünyanın en mutlu ve en şanslı insanı benim! Çünkü benim çok değerli dostlarım var !”
    diye…

    ............. G Ü N A Y D I N D O S T L A R I M ................
    10 月 11 日
    .ecidal发表:




    GENÇLİKTE İBADET ETMENİN FAZİLETİ

    “Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini arttırdık. Onların kalplerini metîn kıldık.” (Kehf 13-14)

    1- Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

    “Gençlerinizin en hayırlıları; ihtiyarlar gibi ölümü düşünen, gençlik heveslerine yenik düşmeyen ve gaflette boğulmayanlardır. İhtiyarlarınızın en kötüleri de; gaflet ve isteklerine uymada gençlere benzeyenlerdir.”[1]

    2- Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

    “Kul şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe kıyamet gününde ayakları olduğu yerden kıpırdamaz.

    1-Ömrünü nerede tükettiğinden

    2-Gençliğini nerede harcadığından

    3-İlmiyle ne amel ettiğinden

    4-Malını nereden kazanıp, nereye harcadığından

    5-Bedenini nerede yıprattığından.”[2]

    3- Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

    “Genç yaşta ibadetle meşgul olan kimsenin, ihtiyarlığında ibadetle meşgul olan kimseye olan üstünlüğü; peygamberlerin diğer insanlara olan üstünlükleri gibidir.”[3]

    4- Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

    “Allah şöyle buyuruyor:

    - Benim belirlediğim kadere iman eden, indirdiğim kitabın hükümlerine razı olan, verdiğim rızka kanaat eden, istek ve arzularını benim için terk edebilen genç, katımda bazı meleklerim gibidir.”[4]

    5- Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

    “Muhakkak ki Allah, gençliğini Allah’a itaat yolunda harcayan genci sever.”[5]

    6- Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

    “Rabbin olgun davranan gençten hoşlanır.”[6]

    7- Fudayl bin Iyaz şöyle dedi:

    “Pişman olmadan önce düşünün! Amel işlemeye bakın. Dünyaya aldanmayın. Çünkü sağlam olan bozulup dağılır, her yeni olan eskir, nimetler tükenir, gençlik de ihtiyarlığa döner.”[7]

    8- Hasan Basri şu tembihi çokça yapardı:

    “Gençler! Yönünüzü ahirete çevirin. Ahireti çokça isteyin. Biz ahireti isteyenin ahiretle beraber dünyayı elde ettiğini çok gördük. Ama dünyayı isteyenin dünyayla beraber ahireti elde ettiğini görmedik.”[8]

    9- Yusuf bin Esbat şöyle dedi:

    “Genç bir kişi ibadet ettiğinde, şeytan:

    - Bakın bakalım, bunun yiyeceği nereden geliyor? diye sorar. Eğer yiyeceği haram yoldan geliyorsa:

    - Bırakın onu, onunla ilgilenmeyin. Şimdilik gayret edip çabalasın. Size gerek yok. Fitne olarak o kendisine yeter, der.”[9]



    SELAM VE DAU İLE ALLAH A EMANET OL
    10 月 6 日
    MESCİD_İ AKSAYI VE MAZLUMLARI KORU
    YA RABBİ
    AYIBIN RESMİ


    Bir çocuk düşlerim
    Suratı toz içinde Bakışları donuk
    Korkunun titrettiği minnacık eller
    Göz çukurlarından sızan damlalar
    Öylece asılı kalmış yanakların tepesinde
    Ve yenik düşmüş canavarların hevesine
    Bir çocuk düşlerim Ayakları çıplak elleri mosmor
    Gülüşleri çığlıklara gömülü Ve elinde kocaman bir kalem
    Oturmuş dünyanın ayıbını çizmekte
    Bir çocuk düşlerim Tepesine soğuk namlular
    Ve yüreği paramparça Elleri ve ayakları kopmuş
    Minik bedeni büyümenin avucundayken
    Hiç yaşanmamış öldürülmüş bir çocuk
    İşte bunlar oturmuşken dünyanın eşiğine
    Dostum benden gülmemi bekleme




    BİRGÜN GELECEK BÜTÜN YAHUDİLERİ ÖLDÜRMEDİĞİM İÇİN HEPİNİZ BANA KÜFÜR EDECEKSİNİZ.
    ADOLF HİTLER
    10 月 6 日
    betul发表:


    Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalamadır.
    Ahiret yurdu ise günahtan sakınanlar için daha hayırlıdır.
    Hiç akıl etmez misiniz?
    En'âm Sûresi, 32
    hayırlı cumalar selam ve dua ile
    10 月 2 日
    mehmet发表:
    ابو عمر alshalatiyazan:
    مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أضْعَفُ اْلإِيـمَانِ
    Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.
    Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248.
    10 月 2 日
    K I R I K S E V G İ
    Seni Seviyorum...
    Belki sana bir umut kadar yakın
    Belki sana bir düş kadar uzağım
    Gül kokulu teninde keskin bir bıçağım..
    Kanatır ellerim,parçalar yüreğini
    Gül olsam elini acıtırım..
    Rüzgar olsam tenini...
    İnsan olsam yüreğini acıtırım
    En iyisi yok olayım
    Kendimi acıtayım...
    Ama yokluğumda seni acıtır
    O zaman tek çarem ben olayım
    Sen istediğinde yanında olayım hep..
    Kızdığında susarım, üzmem seni
    Gözüm görmesin dersen'de kaybolurum,görmezsin
    İstediğinde yine gelirim, çünkü özlersin
    Ortalıkta yokkende severim seni, sen bilmezsin
    Peşindeki karanlık olurum hissetmezsin
    Su olurum içtiğin, nefesin olurumda..
    Ah bir bilsen, hayret edersin...
    Ben seni nefes diye içime çekmişim
    Su değilmiş içtiğim....
    Hiç bir yolu yalnız yürümemişim...
    Karanlıklardaki gölgelerdeymişsin de bilmemişim..
    Korktuğum ölüm değil, sensizlikmiş...
    Ağladığımda dökülenleri göz yaşı sanırdım..
    Ve bulutlardan döküleni yağmur....
    Meğerse hep iki kelime demekmiş
    Seni seviyorum...
    Yürüdüğün yolu...Attığın adımı...
    İçine çektiğin havayı....
    10 月 1 日
    Hoparlörü ibadette kullanmak

    Sual: (Hoparlör=haut+parleur. Yani yüksek konuşucu, sesi büyültücü demektir. Sesi yükseltmekse sünnete uygundur) diyerek hoparlörle ibadeti caiz görenler var. Hoparlör bunların dediği gibi sesi mi yükseltiyor, yoksa sesi değiştirdikten sonra, başka sesi mi yükseltiyor?
    CEVAP: İşin tekniğini bilmeden, bir aletin kelime manasını söylemek cahilliğin daniskasıdır. Haut parleur, Fransızca yüksek konuşucu demekse de, hoparlörün mahiyeti bu cahillerin söylediği gibi değildir. Kelime manasıyla din olmaz. Birçok terimler, kelime manasından çok uzaktır. Mesela gözden düştü, demenin bildiğimiz gözle hiç alakası yoktur. Bunun gibi salât kelimesi dua demektir; ama namaza da salât denir. Namaz farklı bir dua şeklidir. Bu cahiller gibi, salât duadır diyerek, namaz kılmayıp, sadece dua edenler de çıkmıştır. İstiva; oturmak, kaplamak diye, hâşâ Allahü teâlânın Arşa oturduğunu söyleyenler olmuştur.
    İlim ciddiyeti olan insan, hoparlörün işleyiş şeklini bilen, fizik mühendislerinden öğrendikten sonra yazar. Ana Britannica, Büyük Ansiklopedi, Meydan Larousse, MEB Fizik ve Elektrik dersi kitaplarında özetle deniyor ki:
    (Ses dalgalarını elektrik sinyallerine çeviren sistemlere mikrofon denir. Elektrik dalgalarını [sinyallerini] ses dalgalarına çeviren sistemlere hoparlör denir.
    Mikrofonla hoparlör arasında ses nakli olmuyor, yani konuşan insanın kendi sesi nakledilmiyor, sesi yükseltilmiyor, bir enerji dönüşümü oluyor. Mikrofona karşı konuşan insanın sesi, önce elektrik enerjisine dönüşüyor. Buradan hoparlöre giden elektrik sinyalleri tekrar sese dönüşüyor.
    Hoparlörden çıkan ses, orijinal sesin nakli değildir, farklı frekanslarda enerji dönüşümüyle, başka özellikte yeni bir ses meydana gelmektedir. Bu ses, orijinaline çok benzese de farklı bir sestir. Meydana gelen yeni ses, konuşanın kendi sesi değildir. Elektrik tesiriyle hâsıl olan, mıknatıs kuvvetlerinin titrettiği, demir levhanın oluşturduğu başka bir sestir.)
    İşin teknik yönü budur. İşin dinî yönüne gelince, cemaat, kendi imamından başkasının sesine uyarak namaz kılarsa sahih olmaz. Hoparlörden çıkan ezan sesinin de, müezzinin sesi olmadığı, teknik olarak yukarıda açıklandı. İnsan sesi olmasına rağmen, fâsık insanın, kadının ve çocuğun okuduğu ezan sahih olmaz. Salih erkeğin okuması şarttır. Hoparlörden çıkan ses, fâsık erkeğin sesi bile değildir. Enerji dönüşümünden meydana gelen, bir aletin metalik sesidir. Metalik sesle, namaz kılınmaz, ezan okunmaz ve başka ibadet de edilmez. Dine aykırıdır, bid’at olur. Hadis-i şerifte de, (Her bid’at sapıklıktır ve her sapık da Cehennemdedir) buyuruluyor. (İbni Asakir)

    >> Tel: 0 212 - 454 38 20 http://www.dinimizislam.com - http://www.mehmetalidemirbas.com

    9 月 30 日

    引用通告 (1)

    此日志的引用通告 URL 是:
    http://crnizmt.spaces.live.com/blog/cns!6B3C92C3A59A0F18!16845.trak
    引用此项的网络日志